Çarşamba, Ocak 31, 2007

bağlama

Som:
biliorum aklına bile gelmiorum
Som:
gelsem bile aa diip geçiordur
Som:
hay sıçıım ben bu işe
volkan:
sen bööle dedinya aklıma dilara die bi kız geldi ne alakaysa
volkan:
oda bana bi gece bööle demişti
volkan:
daha dogrusu mesaj atmıştı
volkan:
hiç aklına gelmeyecem die
volkan:
ama bak şimdi geldi
volkan:
hatta arasam mı acaba
volkan:
arasam ne diecem ki
volkan:
aklıma mı geldin
volkan:
hani gelmezdin diordun
volkan:
ama geldin mi diyim
volkan:
yada aramayım kalsın
volkan:
o manyakla uğrasamam bide
volkan:
ama inan ben dilarayı hatırlarsam
volkan:
inan o da seni hatırlar
Som:
canım ya nası bağladı:)


Ama inşallah o da "o manyakla uğraşamam diye" aramaz beni:)

yuh

Fatih Ürek de evleniyormuş iyi mi!Daha ne diyeyim bilmem ki.

perçem

Bile bile yapamam, izin veremem. Sen de izin verme, perçemlerimden tutturma.

Salı, Ocak 30, 2007

anlamını yitirmiş

"evet evet Deniz'de dedi iyi ki bitmiş seda öle boş öle boş geldi ki gözüme senden sonra anlamını yitirmiş diyor"

ayrılmış sevgililer hakkındaki yurdum insanının yorumları işte. O yurdum insanını da pek bir severim yalnız:)

şarkı

Dinlediğimiz şarkıları belli aralıklarla açıp, dinlerken ağlayıp ağlamadığıma bakıyorum. Ağlamamam unutmamın göstergesi olacakmış gibi geliyor. Ama inan bana gerçekten böyle olmasa bile, şarkıları dinleyip de ağlamamak çok güzel, bir şey hissetmemek de...

Pazartesi, Ocak 29, 2007

mongol

Pazar sabahı kahvaltıdayız, TV'de bir program açık, babama diyorum ki "Amma yavaş program he sıkılmıyor musun?" Babam dönüp şöyle diyor; "seviye farkı!" Annem kopuyor, bense gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.
Ama ailede beni bir aşağıya çekme durumu var anlayamadığım, geçenlerde de annem itiraf etti... Otobüslere binerken eğer 6 yaşından küçükseniz para ödemezsiniz. Ben neredeyse 10 yaşıma gelmiştim ve para ödemiyorduk. Hani zaten iri bir kızım, maşallahım var, 10 yaşında olup da 6 göstermeme imkan yok. Annem itiraf etti dedim ya, İnanabiliyor musunuz? para vermemek için, "bakmayın siz onun böle gözüktüğüne o mongol sadece et yığınından oluşuyor, zekası yok" dermiş. Mongol dermiş bana ya, hem de bana, mongol.

Pazar, Ocak 28, 2007

Acı-komik

Bak bu çok komik oldu işte, çok güldüm be. Kendime güldüm, kendimi senin yerine koyup ayrıca güldüm bir de. Hangi taraftan bakınca daha komik olduğuna karar veremeden, bir oraya bir buraya geçip güldüm. Acıdım.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

güzel

Yaşadığım için sevindiğim gecelerden biriydi. Hem yaşadığım için hem de yaşadığım için… Tanrı zamanın, şeytansa anın efendisiydi ya hani, bu gece hem an’ı hem de zamanı yönetmek güzeldi. Güzeldin. Tıpkı erkeğin yakışıklısının değil, güzelini sevdiğim gibi güzeldin.Benden bile güzeldin.
Yanında huzurluydum. Huzur büyük bir adımdı benim için. Bacakların uzundu; sem büyük adımlar atmaya devam ettin ta ki ben durdurana dek. “Huzur yeter” dedim şimdilik, fazlası için fazla zaman var zaten.
“Biliyor musun?” dedin, “hiç aşık olunca acı çekecek birine benzemiyorsun.” Gülümsedim. Sen farkında değildin ama ben gülümsüyordum. “Evet” dedim, “İyi bir gözlemcisin” Sonra tekrar gülümsedim, sen yine fark etmedin. Gece güzeldi ve güzeldi cumartesi gecesi.

Perşembe, Ocak 25, 2007

entel dantel

volkan:
bu resim süper
volkan:
hem entelsin hem manken
Som:
ahahah
Som:
yazıcam bunu bloguma
volkan:
ya bide kendinize reklamcı diorsun
volkan:
bak sana bi slogan daha

sen

Fırtına biç bebeğim!

Hiç kimse

-Bu kim?
-Hiç kimse
-Bu kim dedim
-Bi kız...
-Biraz önce hiç kimseydi şimdi ise bir kız oldu(!)

ATA

Australopithecus, günümüz insanının en ilkel atasıymış.

sipariş

Sipariş için telefon geldi, şefiyse başında; "bugün siparişler 3-4 saatten önce gitmez" diye cırlıyordu, telefondaki müşteri ise bir şeyleri anlamamakta ısrarlıydı. Yaklaşık 3-4 dakika konuşmalarını bekledim.
"Hanfendi niye anlamak istemiyorsunuz?" diyordu yüzü şekilden şekile girerek. Yapmak istediği şeyin telefonu kadının yüzüne kapatmak olduğunu anladım. İşin içinde firma vardı, itibar vardı saygısını yitirmeden konuşmalıydı. Şefe uyuz olmuştum zaten, çocuğun başında dır dır...
Benimki telefonda kadınla başedemeyeceğini anlayınca telefonda bir bozukluk varmış gibi şöyle dedi: "Hanfendi siz beni bir daha bu numaradan arayabilir misiniz?" Kadın telefonu kapattı, benimki ise açık bıraktı.
*Kafamı da toparlayamadığım yazının dilinden bellli olmuştur sanırım.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Dünyanın ortasında bir yer

Ahten, eski bir şarkı gibi sevdi can'ı.
ilk sevdalısının yerine koydu da sevdi.
usunu susturup, yüreğiyle duydu da sevdi.
söylenceler boyu beklediği buydu da, sevdi.
sevgi olmalıydı!
Güçlü olmaktan, kendimi güçlü kılmaktan yoruluyorum çok. Bugün bir başkayım, başka bir gündeyim. Tanımlayamadığım bir tonda güneş ve gökyüzü bana tek bir günü, bir zaman dilimini anımsatıyor; hangi gün hangi zaman dilimi olduğunu hatırlayamadığım. Huzurla karışık garip bir duygu bu. Hiçbir şey gözümde değil sen ol yanımda yeter. Tek istediğim bırakma beni.
“Sen bırakmazsan ben seni hiç bırakmam”
Sana yalvarıyorum ben seni bıraksam da beni bırakma. Sana inanıyorum, kimseye inanmadığım kadar sana inanıyorum.
Beni bırakma, beni güçlü kıl.

Cuma, Ocak 19, 2007

kınalı kuzum

Sezen Aksu- Kınalı Kuzum; ne kadar da içli bir şarkı. Bu kadar sana karşı ne hissetmişim bilmiyorum, ama bu şarkıyı sana yürekten söylediğimi çok iyi hatırlıyorum. O zaman diyorum; o zaman yaşadıklarımıza, bana yaşattıklarına üzülmemeliyim. Gerçekten çok sevmişim seni.

yap-ma

Yapmayacağım.

Çarşamba, Ocak 17, 2007

karma ve seda

Kafekayı niye ulusal buluşma yeri seçtiğimizi bilmiyorum. Lanetayn… ama buraya gide gele benimsedim. Tanıdık yer tanıdık mekan; rahat ediyorum. Emre’ye birgün Alper’den bahsediyordum, ona alıştığımdan, yanında sıkılmadığımdan… “Bana da alışırsın.” Demişti. Nereden çıkardım buldum şimdi bu sözü bilmem. Öyle ara ara aklıma geliyor işte. Bir de “dayanamayacağım iki şey bir kadının ve çocuğun ağlamasıdır” derdi. İnsanların kendinden büyük laflar etmesini sevmiyorum. Herkes bir yerlerde boyundan büyük laflar ediyor. Olsun varsın ben inanmıyorum kimseye.
Nargile eşliğinde yazı yazmakta ayrı bir zevk.
Aha platonik şarkısı da çıktı. “Cesaretin var mı aşka?” platonik aşık olup da bu şarkıyı içselleştirmeyeni görmedim.
Ahahah dün gece rüyamda Gülben Ergen’i gördüm. Hamile ya yürüyüşe falan çıkıyoruz. Hay ben böyle bilinçaltının…
Ama gelme seda beklet beni bu kafede. Çok sevmek ama çok gerçekçi olmak lazım bir de.
Beni benimle bırak giderken başka bir şey istemem senden, bir tek beni bırak ne olur gerisi senin olsun.
Ulan ne güzel şarkı!
Radyoda tek bir şarkıyı uzun süre dinleyemiyorum. Elim devamlı kanal tuşunda habire değiştiriyorum. Ne istediğini bilememekten mi acaba bu?
Beni ne zaman istemeye gelecekler acaba? Kahveler de bayatladı he. Mahalleden biri gelse bari, eğlenirim.
Seda küfredicem sana seda. Ulan ne özlemmiş 1den beri seni bekliyorum seda.saat 5 buçuk seda. Ulan seda. Canım cananım seda. Saçmalıyorum seda. Neden devamlı seda diyorum seda? Bana bunu açıklar mısın seda? Seda bana kısırdöngüler mi yaşatıyorsun seda? Portatif seda. Sıkıldım seda. Seda demekten de sıkıldım seda. Ama çekirdek çitlemek gibi bırakamıyorum seda. Sen gelene kadar seda diye sayıklayacağımdan korkuyorum seda. Bana böyle korkular yaşatmaya ne hakkın var seda? Nargilem yandı seda. Hepsi senin yüzünden seda. Her şeyin sorumlusu sensin seda. Hay başına seda kadar taş düşsün seda. Altında ezil emi. Allah sana Aişe’li yazılar yazdırsın böyle seda; çektiğim hissettiğim bunalımı gör seda. Yaşama sevincimi aldın seda. Paranoyak yaptın beni. Bir önceki cümlede seda demedim seda. Fark ettin mi? Yoksa çıkıyor muyum bu bunalımdan seda? Kusturdun beni seda. Çocuğuma seda ismini koymayacağım seda. Hoş öyle bir niyetim de yoktu, ama artık üzerine para versen koymam seda. Utanmadan telefon açıyorsun seda. 2 dk sonra ordayım diye. Bir de sesine konuşuyor efekti koymuşsun seda. Sen ne utanmaz kızsın seda. Seda iki dk daha yazmak istemiyorum seda. Adını mıh gibi aklıma işledim seda. Varlığını da işleyebilseydim ne güzel olurdu seda. Seda kolum ağrıdı. Nihayet geldin seda!

Salı, Ocak 16, 2007

tekme

Önümüze gelene bir tekme durumum varki hiç sormayın, yaklaşmayın da.

itiraf:)

Alt yapıyı hazırladım şimdi itiraf zamanı:
En sevdiğim şarkıcı İsmail YK, En sevdiğim şarkı Allah Belanı versin.
Ahahahh
Ajdarla da fotoğrafım var:)

Dil

Karşımıza geçmiş popüler kültür hakkında söylemlerden bahsediyorsun. "Bıdı bıdı"... O nefret ettiğin 17 yaşında yeni ergenliğe girmiş kızlardan hiçbir farkın kalmıyor böylelikle. Gülben Ergen mi? Çok banallll! Ne yoksa biri Hande Yener mi dedi? Yok yok ağzına almaya bile cesaret etmemişsindir. Popüler olanı itelemek, her daim basit ve bayağı addetmek tam anlamıyla kendini "bir şey" sanıp, o sandığın yere konumlama çabasından geliyor. Her popüler olan "kötü"dür anlayışından çıkmalıyız bir kere. Sonra da, popüler kültürün toplumun alt tabakasıyla üst tabakasını birleştirdiğini unutmamalıyız. En varoşu, en çingenesi de şakşukayı dinlerken, tavernada en zengini de yapıyor aynı şeyi. Ya da dil, kelime modaları... Bir dönem "kapiş?" denilirdi, geçen sene "oha falan oldum"lar vardı, bu sene hiçbiri yok. Oturup, toplumun dilini bozuyorsunuz diye konuşmuyorlar mı bilmiş bilmiş ifrit oluyorum. Diller böyle gelişir, Tdk'nın her ingilizce kelime karşılığına söz önermesiyle değil. Keza reklamlarda öyle, herkes istediğini yapsın; iddia yerine iddaa yazsın, bundan 10 yıl sonra iddia yerine Tdk 'da iddaa göreceğiz belki... İnsanlar kısaltmalar kullansın, sokak dilidir bir dili geliştiren... Yeter be. Sana diyorum, sana bıdı bıdı konuşma. Büyü bakayım önce.

Pazartesi, Ocak 15, 2007

wow etkisi

Her zaman bakımlı insanlardan özellikle de kızlardan nefret ediyorum. İnsan ev içinde, ne bileyim bakkala giderken bile bakımlı olmamalı bence. "wow" etkisini ortadan kaldıran bir şey bu. "wow" etkisi, İnsanların verdiği tepki olan "wow" dan yola çıkarak uydurduğum bir deyim. Diyelim ki günlük hayatta öyle her an bakımlı değilsiniz, her sürdüğünüz rimelin altında göz kalemi yok, makyajsız da dolaşabiliyorsunuz, kıyafetleriniz öyle moda dergilerinden fırlamış gibi değil ve bir akşam bir yere davetlisiniz "şık" giyindiğiniz zaman; "waow" ne kadar güzel olmuşsun deniliyor. Oysa her gün bakımlı her gün şık olunca o wow etkisini yakalayamıyorsunuz. Ayrıca "mod" denen bir şey var canım bir insanın modu her daim şık giyinmeye elverişli olamaz ki. Eşofmanla yanınıza geldiğimde bana kızanlar, hepsi bu kadar.

Pazar, Ocak 14, 2007

duracak 2

“DURACAK” işte duracak az sonra.. Bir otobüste ölüme bakabilmek?..
Trafik kazası falan da değil hani..Gayet “ölüm” şöyle herkese gelebileceğinden emin olunan ölüm..Otobüs bile haber veriyor.
“DURACAK” düğmesi bağırıyor bazen,bazen de ışığı yanıyor usulca..Durduğu yerde iniyorsun..Diğerleri yollarına devam ediyor bazen içindeki arkadaşın oluyor.bakıyorsun camından el sallıyorsun sonra.Bir de yanlışlıkla basılmış düğmeler var ,sırf rezil olmamak için
İniyorsun,mecburiyetten..Bazıları yanlış düğmeye rağmen gülebiliyor inatla..”Yanlışlıkla olmuş” diyor.Ve muavin ters ters bakıyor içlerinden birkaç oturanda küfür ediyor.Sırf o gülen adam için durmuş otobüs ne de olsa.E oturanda hep bir yerlere yetişecek ya ..Hep bir telaş var içimizde hep bir acele otobüs gibi hayat ..Bazıları şanslı en rahat yeri kapmış bazıları iki kişilik koltuğa üçüsıkıştırmış yardım etmiş,telaşlı gençler oturmuş ders çalışıyor numarasıyla yaşlıya yer vermiyor. Hele birkaçı var ki resmen balık istifi olmuş hayat gibi ..Ve duruyor otobüs işte son durak “İNİN ve ÖLÜN”..*


*seda

duracak

Sen hiç "duracak"düğmesine yanlışlıkla bastığın halde, sırf otobüsü durdun diye indin mi araçtan?Sana sormuyorum; sana soruyorum.

TV

Televizyon insanların ortak düşünmesini sağlıyor ya da -e neden oluyor.

en son ben

Biz de pazar günleri meşhurdur, kahvaltıları ve kavgalarıyla. Öncelikli olarak ailenin babası tarafından ben diyeyim karga bokunu yemeden siz deyin "gak" demeden(7:30 da) kaldırılız (Son yıllarda bu sayı, 8'e 9'a kadar çıkmıştır) . Kahvaltı faslı başlar; simit, sucuklu yumurta, kaymak mutlaka yerini alır pazar kahvaltılarında...
Pazar kahvaltıları kadar benim abimle dövüşmlerimde meşhurdur. O evlenmeden önce mutlaka birbirimize dalaşır, kahvaltıda yediklerimizi bir güzel yakardık. Bu pazar da yaktık, sağ olsun kendisi bizdeydi. 1.85 boyluk iri kıyım 30 luk bir abiyle, 1.68 boyluk gene iri kıyım 20lik kız kardeş evin içinde "eheheh enn son ben vurdummm nanikkk" nidalarıyla ve daha çok benim çığlıklarımla koşuşturuyordu. Ahanda not ettim buraya!

Cuma, Ocak 12, 2007

rudebox

Robbie Willams'ı sevmem, şarkılarını da... Supreme'i beğenirdim bi. Ama Rudebox, çok tuttum yahu. İlk kimin yanında dinlediğimin etkisi olabilir mi acaba?

Perşembe, Ocak 11, 2007

kübizm Ali kübizm

“Öz” önemli addedildi kübizmde. Nesnelerin, cisimlerin özüne inilmeye çalışıldı her seferinde. Öze inmek için yapılan şey sadeleştirme oldu ve bu yol izlendi. Ne kadar basitse, o kadar iyiydi. Öyle ki kübizmin öncülerinden Picasso’nun bir çocuk sergisini gezerken sarf ettiği şu sözler bunun en büyük örneklerindendi: “Ben bu yaşlardayken Raphael gibi resim yapardım, bu çocuklar gibi resim yapmayı öğrenmek uzun yıllarımı aldı.”
“Öz” deyince, lisedeki felsefe öğretmenimin tanımı gelir aklıma; “Bir şeyi o şey yapan şey.” Bu tanımdan yola çıkarak, Picasso ve arkadaşlarının ulaşmaya çalıştığı özün, bir şeyi sadeleştirmekten geçmeyeceği üzerine bir tez üretmeye başladım ben de. Felsefe öğretmenimin, öğrettiği tanımı kolaylaştırmak adına “şey” yerine “nesne” koymayı hedefledim ve kendimi yani “Aişe” yi seçtim. Tanımı, soruya dönüştürdüm: “Aişe’yi Aişe yapan şey ne?” Aişe’yi Aişe yapan şey, insan olması değildi, saçı olması, gözü olması, konuşabiliyor olması değildi. Onu Aişe yapan şey; saçının biçimi, gözünün şekli, yani ona münhasır olan, onu farklılaştıran her şeydi. Ayrıntıydı. O halde cisimleri ve nesneleri öze ulaşmak adına yuvarlamak, sadeleştirmek ayrıntıyı yok ettiğinden pek de doğru değildi bakıldığında. Pek de doğru değildim düşününce. Düşününce fark ettim ki, sadeleştirirken ayrıntı yok edilmiyordu, aksine ortaya çıkartılıyordu karikatürize edilmiş bir biçimde. Burnu büyük olan bir insan, resimde tek bir çizgiyle büyük burunlu olabiliyordu yine pekala. Basit olabilmek zordu.


Yazı da bu işler böyle değil mi? Zor mu olmak gerek illa? Ali yazı yaz. Yaz Ali yaz. Dikkat Ali dikkat. İmla kurallarına dikkat. Denemek lazım basitleşmeyi, deneyeyim bi...

sosyal

Bana yazıyorsun Seda söyleyeyim. Tehlikeli olmaya başladık; birlikte çok fazla takılıyoruz. Fazla sosyalleşiyoruz:) Bizim sosyalleşmelerimiz, özsütte oluyor tabi; kazandibiyle muzlu pasta eşliğinde. Ardından iğrenç ağzıma takılmış "abi" kelimesiyle şunu söylüyorum: "Abi rejim yapmam lazım, çok kilo aldım ya". Ama bunu dedikten sonra, "nerede kaldı bu kazandibim, dibim düşecek" demem daha bir anlamlı oluyor. Belli ki bu kız rejim mejim niyetli değil. Hayır nasılsa, "sen bu sene kilo alacaksın" diyen bir taksici yok bana, rahatım:) O kadar rahatım ki, aptal saptal her şeye gülebiliyorum. Sosyalleşme adı altında Bolulu Hasan Usta yerine Özsütü tercih edebiliyorum. Ay Allah'dan Markiz pastanesini tercih etmiyorum:) Öyle bi anım da var, ay hadi iyi günümdeyim anlatayım:)
Bahar'la Taksim'deyiz canım tatlı çekiyor, diyorum ki gel bi kazandibi, sütlaç neyim yiyelim. O sırada da Markiz pastanesinin önünden geçiyoruz. "Bahar" dedim, "ne zamandır Taksim'e geliriz, çok ünlü bir yer burası hiç girmedik gel burada yiyelim". "Tamam" diyor. İçeri giriyoruz, üç beş elit tip... Ben içeri giriyorum, oturmadan "merhaba" diyorum. "Hoşgeldiniz" diyor garson. "Kazandibi var değil mi?" diyorum. Bütün herkes kafasını çevirmiş, bana bakıyor. Garson diyor ki, "hayır kazandibimiz yok." Ben yetinmiyorum tabi, çık git ulan işte yokmuş. Zaten anlayamadığım bir nedenden herkes bana bakıyor. Tekrar, "Peki sütlaç var mı?" Garson bana bakıyor "angut" dercesine, "Hanfendi, burası bir Fransız pastanesi burada Türk tatlıları bulunmaz." Bir de bağıra bağıra böğrünü çıkarırcasına söylüyor adam. Kıpkırmızı çıkıyorum tabi, dışarda Bahar'la iyi geyiğini yapıyoruz ama olan olmuş. Halbuki diyecektim, "Ne yani Starbucks'da Kuru kahveci Mehmet Efendi değil ama hoşluk olsun diye Türk kahvesini koyuyor menüsüne."
Neyse ki Özsüt'den sonra tiyatro bileti alıyoruz da, sosyalleşme çabamız Özsüt'le sınırlı kalmıyor.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

orgazm

He bu arada, bir erkek bir kadının gerçekten orgazm olup olmadığını anlayamaz (nokta)

leave me alone

Yine Pazar araştırmalarına çalışması gereken bir gece ve ben yine bundan kaçıyorum. Bay Selçuk, inan umrumda değil yüzyüze mi daha sağlıklı görüşme yapılır telefonla mı... Bay Selçuk "leave me alone", hatta sınıfım adına konuşayım "us".

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Limonatacı

Şapkası, beyaz sakalı, hafif kemerli burnu ve kamburuyla öylece karşımdaydı. Kamburu yoktu aslında sadece eğik duruyordu. Dolayısıyla sırtındaki tümsek, vücudunun bir parçası değil, onun işi olduğundan “kambur” demek doğru olmazdı. Olsa olsa içi dolu bir kutuydu o. İçi, limonata dolu bir kutu. Kutunun içindeki sıvının şerbet ya da başka bir şey değil de limonata olduğunu söylememse, benim yorumumdan değil, eserin adındandı. Zira fotoğrafın adı, “Limonatacı”ydı. Ama ne fotoğrafın kahramanı ve ona adını veren limonatacı, ne de limonatacının yanında bekleyen siyah takım elbiseli gençti beni uzaklara, anılarıma götüren; bir dikiş makinesiydi.
Fotoğrafın sol üst köşesinde bir reklam vardı ve reklamda demirden bir dikiş makinesi… Ancak o makinenin olduğu yer yalnızca fotoğraftaki reklam değildi. Çocukluğumda evimizde de vardı o makineden. Şimdi ikisi de yok… Zaman çocukluğumu, teknolojiyse o makineyi aldı götürdü. Geri de kalan tek şey hatıralar. Hatıra içinde hatıralar.
Evimizdeki yorgun ama bir o kadar da dirençli Singer dikiş makinesiyle tam olarak ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Zaten daimi bir ev üyesi değildi. Annem belirli zamanlarda çıkarır, dikiş dikerdi. Ardından gene köşesinde beklemeye çekilirdi bizim Singer.
Eski bir makineydi ama görkemliydi de. Görkemli olması, ağır ve büyük oluşundandı. Zira bir de demirden masası vardı. Masanın ayak kısmında düzlem şeklindeki demirin ileri-geri ittirilmesiyle de makine işliyordu. Annem de o demir parçasını yamalı çetikleriyle bir ileri bir geri ittirirdi. Demirin çıkardığı ses tren sesine benzerdi. İleri, geri, ileri… tak! İğne kırılırdı. Annem iğne takardı. İleri, geri, ileri, geri… Tren hızlanırdı. Tak! Tekrar iğne kırılırdı. Bazen de iplik kopartırdı bizim Singer. Ama annem sabırlıydı. Tekrar tekrar iğne, tekrar tekrar iplik takardı. Ben annemi izlerdim söküklerin arasından. “Ne sabırlısın” derdim, “uğraşma boşver”. “Benim annem” derdi, “Benim annem benden daha sabırlıydı. Bu makineyle gece gündüz demeden dikiş dikerdi. Bana dikerdi, eşe dosta dikerdi; annem terziydi.” Ardından eklerdi gururla, “Onun annesi de ona dikermiş… Bu dikiş makinesi Türkiye’ye gelen ilk dört makineden biriymiş...” Böyle zamanlarda annemi yalnızca dinlerdim, geçmişi hatırlaması iyi bir şey değildi benim için. Geçmiş demek “anne” demekti, anne demekse özlem. Oysa geçmişten o ana kalan tek şey hüzün oluyordu, tabi bir de dikiş makinesi.
Hatıra içinde hatıra dedim ya, üç kuşak kadını simgeliyor o makine benim için. Anneyi, gösterilen emeği, sabrı hatırlatıyor.

Annemin annesini, ananemin de annesini hatırlamasını sağlayan bu makine, bana da annemi hatırlatıyor. Bebeğime diktiği kıyafetleri…

ıska

otobüste bugün, dönerken eve; gene aynı yerde, aynı soruyu sordum kendime tedirgince... "Yanlış otobüse mi bindim?" ...Otobüsler ilgimi çekmiştir hep manevralarıyla. kararsız bir kimyaları vardır benim gibi, son ana bırakırlar her şeyi. güzergah der ki sola dönülmesi gerek, sen bakarsın pencerenden, dersin: "ah geçtik soldaki yolu..." otobüs duyar seni "aa doğru" der. kırar burnunu sola son anda ve cüssesinden beklenmeyecek şekilde; döner gitmek istediği yöne. ..."Yanlış otobüse mi bindim?" Hani o kadar kararsız, o kadar meyilli ki diğer yöne; unutuyorum ne otobüsüne bindiğime. Kalbim atmaya başlıyor; heyecan, tedirginlik karışımı bir duygu yaşıyorum. tam bu sırada otobüs beni duyuyor, kırıyor burnunu istediğim tarafa. Uzun süredir kalbim ilk defa böyle atıyor, hani biri olsa karşımda aşık oldum diyeceğim. kalbim atıyor, aşık olma duygusunu hatırlıyorum. kalbim atıyor, bu duyguyu unutmuş olduğumu fark ediyorum. Kalbim atıyor; oysa ne önemi var atışları hep ıska oluyor.

Pazar, Ocak 07, 2007

vaad

Öyle bir erkek istiyorum ki, evlendikten 30 yıl sonra bile pazar günlerini güzel ve kavgasız geçireceğimizi vaad edebilsin.

Tezer Özlü gibi, anti-pazar cıyım ben de. Çocukluğumun pazar günleri anne-baba tartışmaları benim ağlamalarım, anneme "nolur sus artık" demelerimle geçti. Artık büyüdüm ama içimden bu korkuyu atamadım, annem babama ya da babam anneme ters bir laf söylediğinde, "eyvah" diyorum, "gene mi tartışma"... Panikleyip, olağanca hızımla konuyu değiştirmeye çalışıyorum.

Öyle bir erkek istiyorum ki, evlendikten 30 yıl sonra bile pazar günlerini güzel ve kavgasız geçireceğimizi vaad edebilsin.

Kadınların içlerinde bir yerde ufak erişilmesi çok kolay olmayan, -kolay olmamasının nedeni de ortalıkta olmaması- onlarla duygusal bir bağ kurmanıza yarayan noktaları olduğunu düşünüyorum. Öyle ki böyle bir vaad istediğimi söylemeseydim, bana biri pazar günlerinden neden nefret ettiğimi bilip, "Evlendikten yıllar sonra bile sana pazar günlerini güzel ve kavgasız geçireceğiimizi vaad ediyorum, benimle evlenir misin?" diye evlenme teklifinde bulunsaydı, hem de öyle süprizli, yüzüklü falan değil, herhangi bir konuşmanın herhangi bir cümlenin ortasında; "Evet" derdim.

Çok basit ama çok detay.

Öyle bir erkek istiyorum ki, evlendikten 30 yıl sonra bile pazar günlerini güzel ve kavgasız geçirebileceğimizi vaad edebilsin.

Cuma, Ocak 05, 2007

sedaya

Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar* seda. Çok güçlüsün. Güçlüyüz.


*Milan Kundera/ Varolmanın dayanılmaz hafifliği.

yazarcılık

Ya ne kadar zevkliymiş, yazarcılık oynamak. Reklamcılığın üzerine ne kadar yönelirsem yöneleyim, ne kadar kendimi uzak tutmak istersem isteyeyim başaramıyorum. Geri dönüşüm almak süper, etkileşimde bulunmak, iyi ya da kötü eleştiriler; "aa benim de başıma bunlar gelmişti"ler süper, her şey süper. Biz süperiz:)

Çarşamba, Ocak 03, 2007

veda

Seni düşündüm bu gece. Özlüyorum ve her defasında daha da içinden çıkılmaz bir hale geliyorum. O kadar çok istedim ki seninle uyumayı, sana dokunmayı, sadece sana sarılmayı, beni sevmeni, beni izlemeni.Yoksun, yanımda da olmak istemiyorsun.
Ben gidiyorum zaten buralardan, hoşçakal. Hoşça kalın.

Salı, Ocak 02, 2007

Tramway

"Tramway" filmini izledim. Sol yanımda filmin yönetmeni Olgun Arun ki kendisi gördüğüm kadarıyla karizmasının ve cazibesinin zirvesinde, ve senaristi İzzeddin Çalışlar... Filme yaklaşık 20 dk geç girdim, buna rağmen(başından izleyenler fena bir sıkılmış) "ı-ıh"... Olmamış, yapamamışlar. Bir kere senaryo kısa film senaryosu, bu film bir kısa film olmalıydı. Sonra, tramwaydaki insanların her biri, bir simge neredeyse. Madamından, başörtülü kadınına, Atatürkçü gencinden, hafif kızına bir çok simge var. İzzeddin Bey her ne kadar onların bir "simge" olduğunu, "O tramwaya binin, madam dışında gördüğünüz her insanı gerçekte de göreceksiniz" sözleriyle reddetse de, üzgünüm ama onlar bir simge. Başörtülü kızın, yaralı adamın kolunu sarmak için başındaki örtüyü çıkarması, kitapları elinden düşüren kızın kitaplarına zoom girilip, "ahanda bakın üzerlerine Atatürkçü düşünce yazıyor" diye göze sokulması birer simge.
Hele filmdeki Gökhan'ın (Athena'nın solisti) sevgilisini oynayan kızın, filmin ortasında birden bire içine ruh girmiş gibi Psikopat adamdan tarafmış gibi davranması "noluyor ya?" dedirtiyor insana.
Son sahneyi söylemiyorum bile, gene aynı kızın "kimi vuracaksın?" nidaları arasında kendini vuran bir pskiopat adam var. Ama kızın "kimi vuracaksın peki?" tekrarlamaları, Cenk'in dediği gibi, "kartal kaleye gol at" sloganlarından farksız.
Aramızdaki tüm ilişkilere rağmen İzzeddinciğim; seni severim bilirsin ama inan beğenmedim, cık.

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Giden, yenisini miras bırkıyor her defasında. Ya kal, ya da mirasını bırak.

baar

Oturmamışın buldun ama, nihayet 20 yüzyıllık yalnızlık sona erdi:)

dön bana lütfen

Neredeyse ulaşamayacağım, ulaşmamam gereken tüm insanlarla bir şekilde iletişim halindeyim ve hepsinden haber bekliyorum. Sana da mail attım şekerim, dön bana.